Nasreddin Hoca’nın Neşeli Bahçesi
Nasreddin Hoca’nın Neşeli Bahçesi
Güneşin tadını çıkaran neşeli bir sabah, Nasreddin Hoca bahçesinde oturmuş, minik bir saksıya çiçek ekiyormuş. Gökyüzü masmaviymiş, kuşlar dallarda cıvıl cıvıl ötüyormuş. Hoca, saksısına ektiği fidanın can suyunu verirken bir yandan da şarkı mırıldanıyormuş. Bahçesinin duvarının arkasından mahallenin çocukları geçiyormuş. Çocuklar Hoca’nın neşesini görünce yanına gelmişler. Hoca onlara sevgiyle bakmış ve her birine bahçesindeki elma ağacından birer taze elma ikram etmiş. Elmaların tadı o kadar güzelmiş ki çocuklar Hoca’ya "Hocam, sizin bahçenizde her şey neden bu kadar neşeli görünüyor?" diye sormuşlar. Hoca gülümseyerek "Çünkü ben her sabah güneşe, bulutlara ve şu toprağa gülümseyerek başlıyorum evlatlarım" demiş. Çocuklar bu cevabı çok sevmişler. Tam o sırada Hoca’nın sadık dostu, küçük Boz Eşek ahırından başını uzatmış ve uzun bir "Aiii, aiii!" sesiyle sanki onlara selam vermiş. Hoca, eşeğinin kulaklarını sevmiş ve ona bir parça taze ot uzatmış. Gün böyle güzel başlamış.
Hoca bahçedeki işini bitirdikten sonra komşularını ziyaret etmek istemiş. Hanımına seslenmiş ve evden çıkmış. Yolda yürürken mahalledeki herkesle selamlaşmış. Fırıncıyla konuşmuş, manavla şakalaşmış. Derken yolu pazar yerine düşmüş. Pazar yeri kalabalıkmış, insanlar taze sebzeler ve meyveler alıyormuş. Hoca pazarda yürürken bir tezgâhın önünde durmuş. Tezgâhta parlayan turuncu havuçlar varmış. Hoca, eşeği Boz için bu havuçlardan birkaç tane almak istemiş. Ancak o sırada bir ses duymuş: "Hocam, Hocam! Bir sorunumuz var, bize yardım et!" Bu ses pazarın öteki ucundaki bir grup gençten geliyormuş. Hoca hemen yanlarına gitmiş. Gençler önlerindeki beş büyük karpuzu nasıl adil bir şekilde paylaşacaklarını bilemiyorlarmış. Hoca karpuzlara bakmış, sonra gençlere bakmış. Hepsinin yüzünde bir merak varmış. Hoca yavaşça sakalını sıvazlamış, düşünüyormuş gibi yapmış ama aslında aklına çoktan komik bir çözüm gelmiş bile. Gençlere dönüp "Bakın evlatlarım," demiş, "bu karpuzları paylaştırmak çok kolay, yeter ki kalbinizde iyilik olsun." Hoca karpuzları teker teker ellerine vermiş, hepsini güldürmüş. Pazardan ayrılırken herkesin yüzünde bir tebessüm kalmış. Hoca her zaman olduğu gibi problemleri tatlı diliyle ve şakalarıyla çözmeyi başarıyormuş.
Hoca evine dönerken yolun kenarındaki büyük bir gölün kıyısında dinlenmek istemiş. Hava biraz ısınmış ama gölün kenarı esintiliymiş. Hoca ağacın altına oturmuş, kuşların sesini dinlemiş. O sırada gölün hemen kenarında zıplayan küçük kurbağaları görmüş. Kurbağalar "Vırak vırak" diyerek bir o yana bir bu yana zıplıyormuş. Hoca kurbağalara bakıp "Acaba bu kurbağalar neden bu kadar telaşlı?" diye kendi kendine sormuş. Sonra aklına komik bir fikir gelmiş. Yanındaki heybesinden küçük bir kepçe çıkarmış ve sanki göle bir şey katacakmış gibi yapmış. Yoldan geçen bir komşusu Hoca’yı böyle görünce şaşkınlıkla durmuş. "Hocam, hayırdır? Gölün başında ne yapıyorsun böyle?" diye sormuş. Hoca ciddiyetini bozmadan, "Gölün suyuna biraz neşe katıyorum komşum, baksana kurbağalar ne kadar hızla zıplıyor, belki biraz daha neşelenirler" demiş. Komşu gülmüş, Hoca da gülmüş. Aslında Hoca sadece komşusunu neşelendirmek için böyle bir şaka yapmış. Birbirlerine veda edip yollarına devam etmişler. Hoca’nın bu şakacı hali mahallede herkes tarafından çok seviliyormuş. Çünkü o, en sıradan anları bile birer neşe kaynağına dönüştürmeyi biliyormuş. Dinlendiği ağaçtan kalkıp ağır adımlarla tekrar yola koyulmuş. Bahçesindeki çiçekleri ve eşeği Boz onu bekliyorlarmış.
Eve vardığında Hoca bahçesinde bir sürprizle karşılaşmış. Mahallenin çocukları Hoca’nın bahçesine gelmiş ve her yere renkli taşlar dizmişler. Bu taşlar bir yol oluşturuyormuş ve yolun sonunda Hoca için hazırladıkları küçük bir sürpriz varmış. Hoca büyük bir merakla taşları takip etmiş. Yolun sonunda, Hoca'nın çok sevdiği eski bir kilimin üzerine bir tabak taze çilek bırakılmış. Çocuklar ağaçların arkasına saklanmış kıkır kıkır gülüyorlarmış. Hoca onları fark etmemiş gibi yapmış ve "Aaa, bu güzel çilekler de nereden geldi acaba? Galiba gökyüzünden yağdı!" diyerek havaya bakmış. Çocuklar artık dayanamayıp saklandıkları yerden çıkmışlar ve "Biz getirdik Hocam, biz getirdik!" diye bağırmışlar. Hoca çocukları kucaklamış, onlara tekrar teşekkür etmiş. Hep birlikte o tatlı çilekleri yemişler. Hoca o sırada çocuklara bir hikâye anlatmaya başlamış. "Biliyor musunuz çocuklar," demiş, "paylaşılan her şey, paylaştıkça çoğalır. Tıpkı bu çilekler gibi, paylaştığımız zaman hem tadı artar hem de içimizdeki mutluluk büyür." Çocuklar dikkatle dinlemişler. Hoca’nın anlattığı her hikâye onlara yeni bir şeyler öğretiyormuş ama bunu yaparken hiç sıkılmıyorlarmış. Akşamüzeri güneş batmaya başlarken çocukların gitme vakti gelmiş. Her biri evlerine giderken yüzlerinde o günün verdiği güzel duyguyla el sallamışlar.
Güneş ufukta kaybolurken gökyüzü turuncu ve pembe renklere boyanmış. Nasreddin Hoca bahçesindeki salıncağına oturmuş, huzurla sallanmaya başlamış. Eşeği Boz Eşek yanına gelmiş ve Hoca’nın yanına uzanmış. Hoca, günün ne kadar bereketli ve keyifli geçtiğini düşünmüş. Hiç kimseyi kırmadan, herkesi güldürerek akşamı etmiş. Kendi kendine, "İşte gerçek zenginlik budur," diye fısıldamış. "Birinin yüzünde ufacık bir gülümseme oluşturabiliyorsan, dünyanın en zengin insanı sensin." Hoca bu güzel düşüncelerle sallanırken yavaş yavaş pencerelerden sarı ışıklar sızmaya başlamış. Mahalle sessizliğe bürünmüş, sadece uzaktan gelen rüzgârın sesi duyuluyormuş. Hoca, evinin kapısını aralamış ve içeriye girmiş. Hanımı akşam yemeğini hazırlamış, masada taze ekmek kokusu varmış. Birlikte yemeklerini yerken günün komik anlarını birbirlerine anlatmışlar. Hoca’nın hanımı onun şakalarına her seferinde ilk defa duyuyormuş gibi gülüyormuş. Çünkü Hoca’nın neşesi bulaşıcıymış ve girdiği her evi, her kalbi bir bayram yerine çevirirmiş. O gece Hoca yatağına yattığında, bir sonraki günün ne gibi güzellikler getireceğini merak ederek tatlı bir uykuya dalmış. Rüyasında masmavi bir göl ve o gölde neşeyle zıplayan renkli kurbağalar görmüş. Kurbağalar ona şarkılar söylüyor, kuşlar ise eşlik ediyormuş. Yarın yine güneş doğacak, Hoca yine herkesi gülümsetmeye devam edecekti.
Masalımız burada bitse de Hoca’nın neşeli sesi mahallelerin sokaklarında hâlâ yankılanmaya devam eder. Her sabah uyandığınızda gökyüzüne bakıp gülümserseniz, belki siz de Nasreddin Hoca’nın o gizli mutluluk sırrını yakalayabilirsiniz. Unutmayın çocuklar, paylaşmak ve gülümsemek dünyanın en büyük hazinesidir. Elinizdeki bir elmayı ya da güzel bir hikâyeyi arkadaşınızla paylaştığınızda kalbiniz ısınır. Tıpkı Nasreddin Hoca gibi siz de çevrenize neşe saçabilirsiniz. Şimdi yavaşça gözlerinizi kapatın ve Hoca’nın bahçesindeki o renkli taşlı yolda yürüdüğünüzü hayal edin. Orada her zaman taze meyveler, gülen yüzler ve sıcacık şakalar var. Hepinize iyi geceler, tatlı rüyalar. Yıldızlar yorganınız, ay dede ışığınız olsun. Hoca’nın o minik eşeği Boz da rüyalarınızda size eşlik etsin. Yarın sabah uyandığınızda her şeyin bir gülümsemeyle nasıl da güzelleştiğini göreceksiniz. Masalımız da burada uykuya dalmış, güzellikler hep sizinle kalsın. Gökten üç elma düşmüş; biri anlatanın, biri dinleyenin, biri de Nasreddin Hoca gibi her daim güler yüzlü olan tüm çocukların başına… Diğer masallarda görüşmek üzere, yüzünüzden tebessüm hiç eksik olmasın. En güzel rüyalar sizinle olsun. Güzelliklerle dolu yeni bir güne uyanmak dileğiyle, huzurla uyuyun. Her gülümseyen çocuk, dünyayı daha aydınlık bir yer yapar ve Hoca da bunu görse sizinle gurur duyardı. Tatlı uykular masal dostlarım.