Keloğlan ve İyilik Yolu
Keloğlan ve İyilik Yolu
Bir zamanlar, sarp dağların arasında, minik bir kulübede anasıyla birlikte yaşayan Keloğlan varmış. Keloğlanın ne zenginlikte gözü varmış ne de büyük saraylarda. Onun tek hazinesi akıllı başı, gülen yüzü ve bir de bahçelerindeki minik, gri tüylü eşeğiymiş. Bir sabah erkenden güneş pencerelerinden içeri süzülürken, anası Keloğlanı uyandırmış. Keloğlan, canım oğlum, mutfağımızda hiç un kalmamış. Al şu taze meyveleri de pazara götür, onları satıp bize bir çuval un getir demiş. Keloğlan hemen yerinden fırlamış, yüzünü buzz gibi kaynak suyuyla yıkamış. Eşeğinin sırtına sepetteki taze elmalarla armutları yüklemiş. Anasının elini öpüp yola koyulmuş. Yol boyunca kuşlarla selamlaşmış, çiçeklerin kokusunu içine çekmiş. Güneş gökyüzünde parlarken Keloğlan neşeyle şarkılar söylemiş. Ayakları yorulsa da kalbi sevgiyle doluymuş.
Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Yolun kenarında büyük, gölgeli bir ağacın altında oturan bir sincap görmüş. Sincap çok üzgün görünüyormuş ve patisiyle karnını ovuşturuyormuş. Keloğlan hemen eşeğini durdurmuş. Hayırdır minik dostum, neden böyle boynun bükük durursun diye sormuş. Sincap cılız bir sesle, Sabahtan beri hiçbir yemiş bulamadım, karnım çok aç, halim kalmadı demiş. Keloğlan hiç düşünmeden sepetinden en kırmızı elmayı seçmiş ve sincabın önüne koymuş. Al bu elmayı ye, karnın doysun, neşen yerine gelsin demiş. Sincap elmayı kıırt kıırt diye yemeye başlamış. Karnı doydukça gözleri parlamış. Keloğlan, sen ne kadar iyi kalpli bir çocuksun. İyilik yapan iyilik bulur, bu elmanın çekirdeği sana şans getirsin demiş. Keloğlan gülümseyerek yoluna devam etmiş. Paylaşmanın verdiği mutlulukla adımları daha da hafiflemiş.
Biraz daha ilerledikten sonra dar bir köprüden geçerken vırraak vırraak diye bir ses duymuş. Bir de bakmış ki, bir kurbağa köprünün taşları arasına sıkışmış. Zavallı kurbağa zıplayamıyor, suyun serinliğine kavuşamıyormuş. Keloğlan hemen eğilmiş, nazikçe kurbağayı tutmuş ve dereye bırakmış. Kurbağa suyla buluşunca öyle mutlu olmuş ki, sorma gitsin. Keloğlan, sağ ol var ol kel başı ışıldayan güzel çocuk. Unutma, küçük eller büyük işler başarır. Senin bu yardımın darda kaldığında sana geri döner demiş. Keloğlan şaşırmış, kurbağa bile ne kadar güzel konuşuyor diye düşünmüş. Eşeğinin kulağına fısıldamış: Bak gördün mü, canlara yardım etmek gibisi yokmuş. Eşeği de anırarak ona hak vermiş. Yol boyunca gördüğü her karıncayı ezmemeye çalışmış, her kelebeğe gülümsemiş. Artık pazar yerine çok az bir yolu kalmış. Pazarın kalabalığı ve renkleri uzaktan seçilmeye başlamış.
Pazara vardığında her yer pırıl pırılmış. Renkli kumaşlar, mis kokulu baharatlar ve bağıran satıcılar varmış. Keloğlan tezgahını kurmuş, meyvelerini sergilemiş. İnsanlar Keloğlanın güler yüzünü görünce hemen yanına gelmişler. Keloğlan onlara meyvelerini verirken her birine birer güzel söz söylemiş. Tezgahı kısa sürede boşalmış. Kazandığı paralarla hemen en kaliteli undan koca bir çuval almış. Ancak un çuvalı o kadar ağırmış ki, eşeğinin üzerine koymakta zorlanmış. Tam o sırada rüzgar şiddetle esmeye başlamış. Keloğlanın yeni aldığı çuvalın ağzı hafifçe açılmış ve içinden biraz un yere dökülmüş. Keloğlan tüh demiş, her yer bembeyaz olacak. Ama o da ne? Az önce yardım ettiği sincap ve arkadaşları ormanda topladıkları fındıkları getirmişler. Fındık kabuklarıyla çuvalın yırtılan yerini kapatmışlar. Kurbağalar dereden kumlar getirip çuvalın dökülen kısmını kurulamışlar. Hayvan dostları el birliğiyle Keloğlana yardım etmiş.
Keloğlan hayvanların bu yardımına çok sevinmiş. Demek ki gerçekten iyilik yapan iyilik bulurmuş diye düşünmüş. Çuvalı sağlamca bağlamış ve eşeğinin üzerine yerleştirmiş. Güneş batarken eve doğru yola koyulmuş. Dönüş yolu daha hızlı geçmiş çünkü kalbi pazar alışverişini tamamlamış olmanın huzuruyla doluymuş. Eve vardığında anası onu kapıda karşılamış. Keloğlan olup biten her şeyi anlatmış. Sincabı, kurbağayı ve onların kendisine nasıl yardım ettiğini bir bir söylemiş. Anası Keloğlanın kel başını okşamış. Aferin benim akıllı oğlum, aferin benim merhametli kuzum. Sen bugün sadece un getirmedin, sen bugün dünyaya iyilik tohumları ektin demiş. O akşam Keloğlanın getirdiği unla anası sıcacık bazlamalar yapmış. Ocağın başında oturup sütlerini içerken Keloğlan bugün çok önemli bir şey öğrendiğini hissetmiş. Küçük ya da büyük fark etmez, her canlının birbirine ihtiyacı varmış.
Gece olup yıldızlar gökyüzünde parlamaya başladığında, Keloğlan yatağına uzanmış. Pencereden giren ay ışığı odasını aydınlatırken gülümsüyormuş. Artık biliyormuş ki, paylaşmak ekmeği çoğaltır, sevgi ise yolları kısaltır. Keloğlan o gece rüyasında bütün hayvanlarla ormanda dans ettiğini görmüş. Herkes çok mutluymuş ve dünya neşe içindeymiş. Anası da yandaki odada dua ediyormuş oğlu için. Keloğlan gibi kalbi temiz çocukların sayısı artsın diye. İşte o günden sonra Keloğlan ne zaman yola çıksa, cebinde mutlaka bir parça fazla ekmek veya bir avuç yem bulundururmuş. Kim bilir belki yine bir sincaba, belki de bir kuşa rastlarım diye beklermiş. Masalımız da burada bitmiş, onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine. Gökten üç elma düşmüş; biri Keloğlana, biri ona yardım eden hayvan dostlarına, biri de kalbinde hep iyilik taşıyan minik çocuklara olsun.